Navigation Menu

MİDİLLİ'DE YAZ - 3.Bölüm


Midilli de 3. Günümüzün sabahı, Armi erkenden uyanınca biz de hazır ve gönüllü askerler olarak ayaktayız, oğlumuzun emir ve görüşlerine hazırız efenim.
Altını, üstünü değiştir derken, bozuk park yatak gözüme ilişiyor, internetten park yatak nasıl monte edilir diye araştırmaya başlıyorum, meğerse çok basitmiş, alt kısmı yapmadan, yan kenarları sabitlemek gerekiyormuş, bozdum yeniden yaptık valla şak diye oturdu, Nadia ya ya havamızı atabiliriz, bunları düşündüğüm dakika kapı çalıyor elinde kek ile Nadia çıkıp geliyor, kibar insan.


Nadia nın annesi ve çocukları
Meğerse o da sormuş soruşturmuş bizim yatağı düzeltmeye gelmiş.

Kek falan iyi de arkadaş bize bir dilim kek ne desin, şöyle domatesli, zeytinli kahvaltı olmadıktan sonra.


Dün bebek arabası ile gözümün almadığı dik yokuştan Molyvos'un üst ve en güzel manzaralı kısmına doğru yol alıyoruz, Armik Bey hem boba'da hem de babada :)

Bu arada Metin de kendi boyuna uygun bi ATV buldu sanırım :)


Çarşısı çok keyifli, minik dükkanlardan oluşuyor, takı satanlar, enfes gümüşçüler, tahta oyması eşyalar, çanta, magnet, giysi ne ararsanız var. Ben tahtadan turuncu bir kolye, kelebekten magnetler alıyorum.




Sevgilinin bir huyu var, "aşkım al, hatıra olsun, bir tane daha al, öteki rengini de al, içinde kalmasın al, al, al...

Adama uysak dükkanı sırtlayıp götüreceğiz, o yüzden satıcılar beni pek sevmiyordur, çünkü ben sürekli, yok tatlım sağol, bu yeterli, kalsın, istemiyorum diyorum düşünsenize tabloyu.

Al diye çırpınan bir koca ve istemem diye direten bir kadın, yabancı film sahnesi gibi, arasan bulunmaz. Eee benim gibi bekarlığında alışveriş diye bütün parasını çarçur yapan kadına iyi denk geldi, valla sevgili ile mağazaya girmeye korkar oldum. Birinin tutumlu olması gerekiyor ailede değil mi?

Armi'nin gözü çapaklandığından göz pınarı yine tıkanmasın diye eczaneye girip bir göz damlası alıyoruz ama bizim kullandığımız marka olmayınca, yanımda gezdirip duruyorum tüm tatil boyunca, bir türlü cesaret edemedim minik adamın gözüne sıkmaya, onun yerine anne sütü damlattım arada çok faydalı oldu, zaten bu da doktor tavsiyesi.

Restoranlara kahvaltı var mı diyoruz, son sorduğumuz Gatos; yok ama ne isterseniz getiririm deyince gözlerimizin feri yerine geliyor. Haklı valla, domates, peynir zaten vazgeçilmezleri, e zeytin ekle, biraz da reçel oldu da bitti maşallah.




Daha ne olsun tam Türk usulü kahvaltı oluyor bizimki, bir de şu çay, sallama olmasaydı, ama sallama da olsa Türk çayı diyorlar adına ...


Manzaramız karnımızı doyurmaya yetiyor diye ukalalık yapacak değilim valla, çok açız silip süpürüyoruz her şeyi, ondan sonra manzaranın keyfi çıkıyor. Elimde süt yapıcı Milk Tea, yanımda çekirdek ailem ohh mis.





Sokaklarında dolanırken, bu kıvrım kıvrım ağacı görüyoruz. Daha doğrusu ağaç mı sarmaşık mı pek anlamıyorum, gövdesinden dolayı.


Muhteşem deniz manzaralı Postanesi, bahçesindeki ağaçlarda dantelli ve fiyonklu kalplerin asılı olduğu kiliseyi geziyoruz.



Manzaraya bakarken Sun Set Restoranı farkediyoruz, tam deniz kıyısında yarın mutlaka orada kahvaltı yapmalıyız, şimdiden karar vermiş bulunuyoruz, ohh yarın olsa keşke hemen :)


Çarşıdaki Giros Corner adlı restoranda, kapıda asılı Türkçe menü ilgimizi çekiyor, abicim iyisin hoşsun da seninki müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor, domuzlu döner kebap ve domuzlu şiş kebap yiyecek kaç Türk tanıyorsun allasen :)


Belki rüzgar dinmiştir, denizde şipidik şipidik yüzeriz diye boşuna plan yapıyoruz, şansımıza bu hafta böyle denk geldi, şezlongda güneşlenip oğluşumla aşk yaşıyoruz, ardından hadi çok hareket ettik deyip Petra'daki bayıldığımız Thalassa Sea restorana oturuyoruz.


Sahibi, eşi ile işletiyor burayı ve Türkçe konuşmaya bayılıyor. Biz menüden Yunanca söylüyoruz o Türkçesini gülümseyerek açıklıyor :) Aslında tam tersi olması gerekmiyor muydu bunun :)

Sadece Türkler için Kalamar Dolması yapıyorlarmış, portakallı oluşu kafamızı kurcalasa da yemeden dönecek değilim ya, zaten sanırım rekor kıracağım her gün mutlaka kalamar yedim, stoklar şimdiden tavan yaptı bünyede :)


Muhteşem bir lezzet geliyor masaya, valla sevgilim hakkını helal etsin hepsini ben yedim sayılır, "bundan sonra iki tane ısmarlayalım" dediğinde anladım :) Yumuşacık kalamarın arasında portakal aromalı pirinç, efsaneeee...

Yanına karides güveç istiyoruz, hayal ettiğimiz şey; tereyağlı sarımsaklı karidesler, fokur fokur kaynayarak gelecek, gelen ise;


Ama haklı güveç dediğin budur, domatesli, soğanlı, mantar ve biberli. Ben pek sevmedim, tereyağlı tercihim kesinlikle. 

Adama anlattık nasıl yapılacağını, Türklerin çok sevdiğini. Eşime söyleyeyim de yapsın dedi :) Bizden sonra gidecekler bi bakın bakalım durumlar nedir öğrenmiş mi Maria tereyağlı karidesi :)

Sardalyayı bu defa tavada kızartılmış olarak istiyoruz ama bu restoranda her türlüsünü denediğimden rahatlıkla söyleyebilirim ki Plomari'de yediğimiz sardalyanın lezzeti bir başkaydı.


Güneşlenen amcaların teyzelerin popolarına, ay pardon deniz manzarasına baka baka yedik içtik 26,20 Euro hesap ödedik, şaka gibi...


Bu arada Armik Paşa her şeyden tatmak için çıldırıyor, biz daha meyve püresine başlamadan balık yemiş adamız diye övünebilir ileride :)

Bobaya koyup sahilde ileri geri yürüyorum ki uyusun, yandaki restorana Türk tur otobüsü yanaşıyor, millet kuyruk olmuş 10 masalı restoran da yer bulacağım diye. 

Gidip uyarmak istiyorum ablacım gel bak bizim restoran müthiş diye ama sonradan korkuyorum kokoş abladan, kesin "kalsın şekerim rehberimiz bize burayı tavsiye etti" der diye düşünüyorum. Ne kadar önfikirlisin Özlem, ayıpladım şimdi seni...

Karnımız tok, o zaman Petra'nın çarşısında dolaşırız biz de. Hemen girişte dün gittiğimiz muhteşem manzaralı Tsalikis'in Petra şubesi bulunuyor.

Millet badem ezmesi ve bademli kurabiyeler için kuyrukta. Biz de durur muyuz, Bozcaada'da yediklerimizin hala tadı damağımızda. Birer paket alıyoruz, zaten tatil bitene kadar yarısını yemiş eve gelenlere 3-5 tane anca ikram edebilmişiz, hala utanıyorum :) Yine olsa yine yaparım o ayrı :)



Oturup dondurma yiyelim derken yanımızda Armi nin olduğunu farkediyoruz, nasıl farketmeyelim dikmiş gözlerini bizim dondurmalara, yalanıp duruyor, onu görünce yutkunuyor, boğazımıza takılanları temizliyor, suçlu hissediyoruz, sonra da el mahkum ona da tattırıyoruz. Adama ne versen nam nam nammm yapıp götürüyor maşallah.


Bu arada ben de çaktırmadan sevgilinin dondurmasını götürüyorum, fena yakalanmışım...


Armi koynumda uyuklarken takı satanları, sergileri, marketi geziyoruz, o ara gözümüze Kalderimi Restoran ilişiyor, demek ki Petra'da da şubesi varmış diye düşünüyoruz ama yine de size yanlış bilgi vermemek için gidip soruyor sevgilim.





Öyle bir "hiç alakamız yok" diyor ki şaşıp kalıyoruz, sanki kötü bir yerden bahsediyormuşuz gibi, yahuu ben Mytilene'e gidip o müthiş sarma ve kalamarını yemek için çıldırıyorum sen beğenmiyorsun, olacak iş değil valla...

Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi eğer Petra'daysanız, Meryem Ana kilisesini mutlaka görün derim, biz geçen sene gezdiğimiz için bu sene gitmedik, ilgili yazım burada!

Şansımızı yeniden deneyelim diye Petra'da kumsala inince, karışık deniz; 
"hoop nereye hemşehrim" diyor, 
"Yahu bi izin versen de serinlesek, ayyy ne güzel denizdi falan desek mesela, oğluşumun ayaklarını soksak, niye bu kadar kuduruksun"...


Sevgiliye baskı uyguluyorum, "eee şimdi ben blogda bu denizi nasıl anlatacağım, içi kum mu acaba, sıcak mı" diye kafasının etini yiyorum, o da napsın erkekliğe bişey sürdürmek istemediğinden giriyor, kahramanım o benim, her derdimde destek olan, yüzümü asık görse türlü şebekliklerle beni güldürebilen, değerlim. Bu bloğun en büyük destekçisi :)

Sevgili giriyor denize peki benim gözüm neden yemiyor derseniz.

Dalgadan değil de içinde sallanmaktan kendini sapıtmış deniz hayvanlarından korkuyorum açıkçası, başı dönmüş bir denizanası olabilir, gidip kıyıda keyif çatayım diyen bir yengeç olabilir mesela, ne bileyim bu kadar kola sahip olamıyorum diyen bir ahtapot dolansa bacaklarıma, bağır çağır uğraş dur ondan sonra, di mi ama ...

Ben de Maldivlerden aldığım pareomla salına salına poz veririm o zaman, sevgili bezmiş artık, garanti olsun diye 100 tane çekiyor ben bakıyorum, yok buna güneş vurmuş, burada gözümü kapatmışım, karanlık çıkmış diye bir 100 daha çektiriyorum.


Sonradan bilgisayara yüklüyoruz ama birbirinin aynısı resimlerle doluyor hafıza. Ayıklamaya da zaman bulamıyoruz, sanırım emeklilikte oturup bol bol bakar, sileriz artık.

Anı biriktirmeyi çok seviyoruz ama dönüp bakmaya nedense zaman olmuyor, iyi ki blogu yazıyorum diyorum bazen, arada eskilerden açıp okuyorum ne iyi geliyor, hele hafızanız benim gibi zayıfsa sanki yeniden yaşıyor gibi oluyorsunuz...

Petra'nın denizi kumlukmuş, soğuk değilmiş, sevgili çıkınca bunları da öğrenmiş olduk, tabi bu dalgada ayakları yere ne kadar değebildi onu da bilmiyorum.

Denizdi, sıcaktı derken, yavrukuşumu eve götürüp uyutmanın zamanı da geldi, karnını doyur, alt üst değiştir, salla derken yatakta mışıl mışıl uykuya dalıyorrrr, diye sevinirken bir anda acayip bir bağırma sesi duyuyoruz, kapı camlı olduğundan önündeki görüntü ilginç geliyor, bu bir tavuskuşu, ben kapıya yaklaştıkça uçuyor, kapıya vuruyor, ama nasıl deli bir ses anlatamam.


Valla açmaya korktum yer bu bizi diye, ya bi git sersem tavuk, oğlum uyuyor dediysem de Armi yi uyandırana kadar zıplamaya, bağırmaya devam etti.

Ardından oğlum da o sarsık kuşu aratmayacak şekilde ağlamaya başladı elbette. Şimdi diyorum kaç kişinin çocuğunu uykusundan bir tavuskuşu uyandırmıştır acep. Şaka gibi gerçekten.

Peki gidiyor mu bizim kuş, hayır elbette efe gibi dolanıp duruyor kapının önünde, biz de Yusuf Yusuf tabi. Ne bileyim hiç böyle agresif olanını görmemiştim hayatımda, benim bildiğim açar müthiş kanatlarını, ohhh böbürlene böbürlene gezinir bunlar. Psikopatı bize denk geldi sanırım.

Derya ile sözleşmiştik eşi ve Alkis ile birlikte, bizi ziyarete gelecekler, bi heyecan yaptım ki sormayın, hazırladığım ikramları çıkarmayı, daha da önemlisi resim çekilmeyi unuttuk.

Harika gözleri olan Derya burada yaşıyor, Suriyelileri, adayı, nereleri gezmemiz gerektiğini anlattı bize bol bol. Denize girmek için tavsiyelerde bulundu, Alkis ve Arman dan bahsettik, zaman çabucak geçti. Sağolsun eşi de bizim tavuskuşunu kovaladı arka bahçeye de derin bi oh çektik.

Onları geçirdikten sonra, yemek için beyaz masaları, keyifli ortamı ile Majoran Restorana gitmeye karar verdik. Balıktan farklı bir şeyler de girsin mideye diye :)




Çok kalabalık ve çoğu yer rezerve olduğundan, ortada bir masa gösterdiler, biz çok mu ayakaltı vs diye düşünürken, garson; "istemiyorsanız gelenlere vereceğim" dedi, bir anda masanın yeri harika gözüktü bize, oturuverdik.

Armi yan masadakileri kesmeye başladı bile, ondan habersiz kimse yemek yiyemez...


Önden Thai çorbası, ana yemek olarak da pirzola sipariş ettik.


İşte ne olduysa pirzola yerken oldu, patatesi kesmemle birlikte içinden kara kara kurum gibi bir şeyler döküldü etin üzerine, patates bozukmuş, tabağın her yerine bulaştı. 

Garsonu çağırdık, durumu anlattık, o da gidip barda duran, müşteri ilişkileri tarzı bir bayana danıştı, kadının yüzü asıldı. Hadi bakalım hayırlısı.

Bayan yanımıza geldi, durumu kibarca anlattık, tek derdimiz daha fazla dökülmeden patatesi ve pislenen eti almaları, yeni bir tabak hazırlamaları, bu kadar.

Yani sipariş ettiğimiz et zaten 45 dakikada anca piştiği için yeni bir et bile istemiyoruz siz düşünün. Tek derdimiz yemek işini hızlıca  halledip, Armi yi gece uykusuna yatırmak.

Kadın; "biz patatesin bozuk olduğunu nerden bilelim, nasıl anlayalım" diye tersleniyor.

Sevgilim onları suçlamadığımızı, böyle şeylerin olabileceğini, fakat bu şekilde yiyemeyeceğim için, yeni servis istediğimizi tekrarladı. Ki kusura bakma ama aslında bozuk olup olmadığını anlayacak kişi de sizsiniz bu arada, pişirip sofraya getiriyorsunuz sonuçta, neyse ...

Bir hışımla tabak alındı ve mutfağa götürüldü. Biz tabi yorumlar yapıyoruz, böyle şık bir yerde kesin yeniden pişirirler ayıp olmasın diye, sıfırdan getirirler, özür dilerler..vs 

Çünkü bir defasında İstanbulda yediğimiz köftenin tabağında minicik sinekvari bir böcek görmüştük, adam yeni tabak getirdi ve o kadar ısrarımıza rağmen sevgilimin ki de dahil hesap bile almamıştı.

Neyse efendim burada ise olay şöyle gelişti, hatun kişisi, patatesi çıkarmış, eti de atmış olarak tabağı geri getirdi ve tamam mı? diye sordu! Bu kadar!


Tamam dedik :) Hesap 37,90 Euro; Afiyet olsun bize...

Bundan sonra sadece deniz ürünleri tüketmeye karar verdik, riske gerek yok. Belki de çok kalabalıkken gitmemek lazım böyle yerlere, ya da kadının ters günüydü bilemiyorum artık. 

Dönüşte yürüyerek gidiyoruz otele, Taverna Angelos gözümüze ilişiyor, keyifli bir yer gibi, keşke buraya gelseymişiz diyoruz. Neyse olanla ölene çare yokmuş. Keyfimizi kaçıramaz böyle şeyler.


Yeşilliklerin arasından ilginç sesler geliyor, araştırınca açık hava sineması kurduklarını görüyoruz, herkes keyifle seyrediyor. Armi olmasaydı belki biz de izlerdik.

Yollar karanlık otele girene kadar bi hayli ürperiyorum, ya köpek havlarsa ya yılan çıkarsa diye, acaba Armi den sonra daha mı korkak oldum ki ben...

Midilli de 3.gecemiz de bitiyor, yarın geze geze Mytilene'e gideceğiz ve son gecemizi geçireceğiz. Üzülüyorum, o kadar keyifli ve damağa hitap eden bir yer ki burası insanın gidesi gelmiyor.

Oğlumu yatırıp izliyorum, daha küçücük, dünya onun için o kadar kocaman ve belirsiz ki, sonra bakıyorum da daha 5,5 aylık olmasına rağmen nasıl da adapte olmuş, anne babasıyla Midilli de dondurma yalıyor, gülüyor eğleniyor. Artık ailenin bir ferdi hem de ailesi gibi de gezenti :)

Umarım huzurlu, mutlu bir dünyaya büyürsün küçük adam, Allah seni, tüm çocukları ve bizleri vatansız, milletsiz bırakmasın, ömrün uzun, şansın açık olsun...

Seyahatle kalın...



İlginizi çekebilecek diğer yazılar;

  1. PALAMUT BÜKÜ / DATÇA
  2. Palamutbükü-Datça / 2014
  3. Pamuklar içinde PAMUKKALE
  4. ROMA'yı Keşfetmeye Hazır Mısın?
  5. SAKLIKENT KANYONU
  6. SEVGİLİM VE DEV BALIKLAR
  7. SIĞACIK/SEFERİHİSAR (cittaslow)
  8. Sevgilimin Doğum Günü / 2014
  9. Suların yuttuğu; HALFETİ
  10. Taşlaşmış Şehrin laneti; POMPEI
  11. Teos Park-Sığacık/Seferihisar
  12. Urla'yı 7 geçe; ÖZBEK KÖYÜ
  13. YEMYEŞİL MALDİVLER...
  14. Yalıkavak-Türkbükü-Yel Değirmeni
  15. Yunanistan Vizesi Hakkında Herşey
  16. ÇAMLIK LOKOMOTİF MÜZESİ
  17. ÇEŞME DE 2 BLOGGER...
  18. Özel Araç ile Yurtdışına Çıkış
  19. İTALYA GEZİSİ - SİENA / Palio Yarışları
  20. İTALYA GEZİSİ / CENOVA
  21. İTALYA GEZİSİ / FLORANSA
  22. İTALYA GEZİSİ / MİLANO
  23. İTALYA GEZİSİ / PİSA KULESİ
  24. İTALYA GEZİSİ / San Gimignano - Orvieto
  25. İTALYA GEZİSİ / VENEDİK
  26. İtalya'nın serseri çocuğu; Napoli
  27. İÇMELER / MARMARİS


0 yorum:

Pekiii sen bu konu ile ilgili ne düşünüyorsun? Yorumunu yaz ben Özlem e iletirim... :))

INSTAGRAM @yollardahayatvar